Pervanlar Forum
Pervanlar,pervane,pervaneoğulları,pervanoğulları,fıkralar,bilmeceler,şarkılar,şiirler,cemal pervanlar,emirhan pervanlar,pervanlar forum
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Üye Olmamışsınız veya Giriş Yapmamışsınız Lütfen Üye Olun Veya Giriş Yapınız.
Üye Olduktan Sonra Lütfen E-mailinizden Üyeliğinizi Aktif Ediniz.

Pervanlar Forum

        Pervanlar ForumHoşgeldiniz : Misafir
En son ziyaretiniz :
Mesaj Sayınız : 0

 
AnasayfaGaleriSSSAramaÜye ListesiTakvimKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 İslamiyetin Doğuşu

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
ismail_köse
Üye
Üye
avatar

<b>Cinsiyet</b> Cinsiyet : Erkek
<b>Mesaj Sayısı</b> Mesaj Sayısı : 23
<b>Doğum Tarihi</b> Doğum Tarihi : 08/06/99


MesajKonu: İslamiyetin Doğuşu   Salı Şub. 23, 2010 9:37 pm

13/7/2009 - islamın kuruluşu
Miladi 610 yılında kendisine peygamberlik ihdas edildigini iddia eden Muhammed ilk önce iddialarını gizli olarak sürdürüyordu. 4 sene sonra açıktan propogandaya başladı. Ömer ile Hamza’nın da saflarına katılması onu moralman güçlendirmişti, ikisi de tanınmış kişilerdi ve Ömer’in Mekke’deki konumu oldukça önemliydi. Ancak gene de Müslümanlar Mekke’deki varlıklarını ancak aşiret ilişkilerine göre sürdürebiliyorlardı. Ebu Talib olmasa Mekke’liler onları barındırmayacaklardı. 617 yılından itibaren Mekke’liler Muhammed’e boykot uygulamaya başladılar. Bu boykot üç sene sürdü ve Muhammed’i koruyan tüm Haşimogulları kabilesini de kapsıyordu. Görüldügü gibi bu ilişkiler din, iman, inanç temeli üzerinde degil, kan bagı temelinde şekilleniyordu. Eski kabile soy yasasına göre kendi üyeleri olan birini korumak en temel hakları ve aşiret yasası idi. 620 senesinde bu boykot kaldırıldı ancak gene de Müslümanların sayısında kayda deger bir artış olmadıgı gibi Muhammed’i de ciddiye alan yoktu.

Boykotun kalkması bir şeyi degiştirmedi, aksine Muhammed için hayatı daha çekilmez kıldı. Üçer gün arayla koruyucusu Ebu Talip ve karısı Hatice öldü. Böylece Ebu Talib’in otoritesinin ve Hatice’nin servetinin verdigi prestijden yoksun kalan Muhammed için Mekke’yi terk etmekten başka çare kalmadı. Bir gece gizlice Taif’e gitti. Ve Taif’te de tebligatını sürdürmeye çalıştı. Ancak ummadıgı bir tepkiyle karşılaştı. Taif’liler onu ciddiye almadıkları gibi alay da etmişlerdi. Taif’in önde gelen reislerinden biri Muhammed’e şöyle demişti : "Allah, peygamber göndermek için, senden başka kimse bulamadı mı?" Bir başkası, "Vallahi," dedi, "ben hiçbir zaman seninle konuşmayacağım! Çünkü, sen, şayet dediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen, senin sözünü reddetmekle kendimi büyük tehlikeye atmak istemem! Eğer, sen 'Allah'ın Peygamberiyim'diye Allah adına hilâf-ı hakikat konuşuyorsan, o takdirde de ben seninle konuşmaya lüzum görmem!" (İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 61)

Bu sözlere karşı Muhammed "Bari, konuştuklarımız aramızda kalsın; başka kimse duymasın." dedi. "Memleketimizden çık da, nereye gidersen git! Kavmin ve hemşehrilerin söylediklerini kabul etmeyince, çıkıp bize geldin! Vallahi biz de senden elimizden geldiğince uzak duracağız, isteklerini kabul etmeyeceğiz!" dediler. ( İbn-i Hişam, Sîre, c. 2, s. 61)

Ancak Muhammed’in bu istegi uygun görülmedi ve Taif’liler Muhammed’i kovdukları yetmiyormuş gibi bir de yolun iki tarafına dizilerek onu taşa tutarak kovaladılar. O derece de kovaladılar ki yere düştügü halde onu tekrar kaldırıp taşa tutarak kaçmak zorunda bıraktılar. Yaralandı ve ayakları kanadı. ( Aslında bu sahneler İsa’nın çarmıhını taşıma sahnesinden bize yabancı degil ) . Sonunda rivayete göre Muhammed kendisini uzaktan akrabası olan bir Taif’linin bagına atarak kurtardı. Utbe ve Şeybe b. Rabia adında iki kardeşti.
Bir süre burada dinlenen Muhammed Mekke’ye dogru yola çıktı. Ancak Mekke’ye emansız girmesi mümkün degildi. Eman Arap kabile geleneginde (ve tüm eski soy örgütlenmelerinde ) en önemli kardeşlik yasasıydı. Muhammed de Hira’ya vardıgında,Mekke’nin ileri gelenlerinden Mut'im b. Adiyy'in himayesini istedi. Mut'im, isteğini kabul etti ve oğullarını silâhlandırarak, kendisi de beraberinde olduğu hâlde, kendisini Hira'dan alarak Mekke'ye getirdiler. Mut’im ile ne pazarlık yaptılar, ne gibi tavizler verdi, ne vaat etti, bu konuda ciddi bir rivayet yok. Ancak kovulan ve iyi bir gözle bakılmayan birini korumak için silahlanan bir liderin oldukça geçerli sebepleri olması gerekmektedir.

Demek ki o sıralarda Mekke içerisinde Muhammed asla ciddiye alınmayan sıradan bir peygamberdir. Kendisi ile alay edilmektedir, meczup gözü ile görülmektedir. Kendi taraftarları haricinde hiçbir prestiji kalmamıştır. O sırada Habeşistan’a hicret edenlerin toplam sayısı 130 kişi civarındadır. Mekke de kalanların sayısının ise bundan daha az olabilecegini söylemek yanlış olmayacaktır. O sırada Mekke’nin nüfusu ise 25.000 kişidir. O halde yarısından çogu memleket dışında olan ve perişan bir durumda olan inanırları ile beraber Muhammed’in taraftar toplaması ve yeni dinin yaşaması bir mucizeye baglıydı.

Tarihte ve dogada mucizelere yer yoktur ama bazen tesadüfler tüm tarihin akışını degiştirebilirler. Dogru zamanda dogru yerde yer alabilen kişiler umulmadık fırsatlardan yararlanabilirler. Ve hiç umulmadık çelişkiler çok farklı mekanlarda başka olayların tetikçisi olabilirler. İşte Muhammed’in yaşamını unutulmaktan ve sıradan bir insan olmaktan alıkoyan ve bu yüzden dünya tarihinin akışını degiştiren olaylar, Muhammed ile hiç alakalı olmayan bir yerde ve onunla hiçbir ilgisi olmayan bir biçimde vukuu bulmuş , onun ve İslamiyet’in kaderinin akışını degiştirmişti. Bu mekan Medine idi ve Muhammed’in Medine ile tek baglantısı annesinin Medine’ye mensup bir kabileden olmasıydı.

Medineye, Muhammed’in Hicretine ve ona yol açan şartlara deginmeden evvel Medine tarihine kısaca bir göz atmakta fayda vardır. Çünkü Medine tarihi ve Medine de gelişen çıkar çatışmaları İslamiyet tarihinin yazılmasında baş etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Medine nin o zamanki ismi Yesrib tir.

Bâbil kralı II. Buhtunnasr, M.Ö. VI. yüzyılın baslarında Kudüs’ü isgal edince oradan kaçan bazı Yahudiler Hicaz’a, oradan da Yesrib’e yerlestiler. Zamanla Yahudiler çogalarak sehirde hâkimiyeti ele geçirdiler. Yesrib’e üç Yahudi kabilesi yerlesti. Bunlar, Kureyzâ, Nadîr ve Kaynukâogulları’dır. Yahudiler sehre kaleye benzer büyük konaklar insa ettiler. Burada hurmalıklar yetistirip tarlalar olusturdular. Bunun yanında kuyumculukla, demircilikle ve silah yapımcılıgıyla da ugrastılar. Kuzey Arabistan ticaretini ele geçirerek çok zengin oldular.

Sebe diyarının hükümdarı Amr’ın oglu Sâ’lebe baskanlıgındaki Ezd kabilesi, Yemen’den çıkıp Suriye’ye gelerek Gassân bölgesine yerlesti. Sâ’lebe ölünce baskanlık konusunda sorun çıktı. Sâ’lebe’nin oglu Hârise, digerlerinden ayrılarak Hayber bölgesine yerlesti. Hârise’den sonra Evs ve Hazrec diye ikiye ayrılan bu kabile daha sonra Yesrib’e yerlesti. Evs ve Hazrec kabileleri Yesrib’e yerlestikten sonra burada Yahudiler’e tabi olarak yasadılar. Zamanla Yahudiler’in baskısına maruz kaldılar. Yahudiler’in basına Fidyevn adlı bir hükümdar geçti. Bu kisi Yahudiler arasında evlenen genç kızların ilk gecesini kendi yanında geçirmesini sart kostu. ( aslında ilk gece hakkı eski Panaluan tipi aile örgütlenmesinin daha sonradan sürdürülen kalıntılarından başka bir şey degildir ) Fidyevn, Hazrec lideri Mâlik b Aclân’ın kız kardesinin dügününde de bu adetini uygulamaya kalkınca Mâlik b Aclân onun konagına gizlice girerek onu öldürdü. Kaynaklarımızda bu olayın tarihi M.S. 492 olarak geçer. Mâlik b Aclân Gassânîler’e giderek yardım istedi. Kendilerinin akrabaları olan Gassânî hükümdarı Ebû Cübey’in yardımını alarak Yesrib’e gelip Yahudiler’in önde gelenlerini öldürdü. Yahudiler’i Yesrib’den çıkararak Evs ve Hazrec’i sehre yerlestirdi. Bundan sonra Yesrib’de hâkimiyet Araplar’ın eline geçti. Evs ve Hazrec kabileleri bagımsızlıgına kavustu. Her seyleri elinden alınan Yahudiler, Yesrib’in dısında uzun yıllar kaldı.Kendilerine kaleler ve barınaklar insa ettiler. Bu arada Yahudiler iki kardes kabile arasındaki rekabeti körükleyerek onları yüz yirmi yıl sürecek kardes kavgasına ittiler. Arap tarihinde iki kardes kabile arasında bu kadar uzun süren ve birçok savasa yol açan baska bir çarpısma örnegine rastlanmamıstır.

Az sayıda bir Arap kabilesi Yahudiligi kabul etmistir. Bunlar Hımyer, Kinâne, Benû Hâris b. Kâ’b ve Kinde kabileleridir. Yesrib’de bulunan Arap kabileleri arasında genelde putperestlik göze çarpmaktadır. Evs ve Hazrec kabilelerinin Menât, Abduleshelogulları’nın Eshel, Kelbogulları’nın Vedd adlı putları vardı. Onlara kurbanlar keserek hediyeler sunarlardı. Putların isimlerini, çocuklarına “Abdulmenât” seklinde veriyorlardı.Yesrib’de Araplar’ın çogu Menât’a tapıyordu. Menât’ın siyah tastan yapılmıs özel bir yeri vardı. Bu puta tapmanın yanında ona hac ibadetinde de bulunuyorlardı. Fakat Safâ ve Merve arasındaki Say görevini yapmıyorlardı. Merve’nin bulundugu yerde ihrama giriyorlardı. Haclarını bitirdikten sonra Menât’ın önünde saçlarını tıras ederek hac ibadetlerini tamamlamıs oluyorlardı. Bunlardan baska, aile putları da bulunmaktaydı. Araplar da Yahudiler de kendi içlerinde müstakil bir hukukî birlik teskil ediyorlardı. Kendi reislerinin dısında hiçbir siyasî otorite tanımıyorlardı.

Savaşlar sırasında Köseye sıkısan Evsliler Mekke’den yardım istemek zorunda kaldı. Mekke’den Ebû Cehil yardımı kabul etti fakat agır sartlar ileri sürdü. Sartları agır bulan Evsliler geri dönüp Yesrib’deki Benû Kureyzâ ve Benû Nadîr Yahudileri’yle ittifak kurdu. Buâs savası 617 yılında meydana geldi. Buâs savası, Yesrib’den iki fersah uzaklıkta Kureyzâogulları topraklarının sınırları içinde, Buâs denilen yerde yapıldı. Savasın sebebi ise, Evs kabilesine mensup birinin, Hazrec’e sıgınan bir yabancıyı öldürmesidir. Hazrecliler töre ve geleneklerden dolayı yabancıyı öldüreni idam ettiler. Bu idama Evsliler karsı çıkarak Hazrecliler’e savas açtı. Evs kabilesinin komutanı Hudayr el-Ketâib,Hazrecliler’in ise Amr b. Numan el-Beyâzî idi. Evs kabilesi, müttefiki olan Benû Nadîr ve Benû Kureyzâ Yahudileri’nin destegini aldı. Bunun üzerine Hazrecliler de Benû Kaynukâ ile anlastı. Buâs savası bes yıl sürdü. Yapılan savasta çok insan öldürüldü. Her iki kabilenin birçok önde geleni öldü. Hazrec’in komutanı, Amr b.Numan el-Beyâzî aldıgı bir ok yarasıyla öldü. Evs kabilesi bu savasta galip geldi.Evsliler, İkinci Ficar savası olan Yevm’ü Hadâık savasında kendi adamlarının ölümüne sebep olan Amr b. Numan el-Beyâzî’yı öldürerek intikamlarını aldılar. Evs kabilesinin Hârise kolu bu savasta tarafsız kalmıstır. Buâs’tan sonra Evs ve Hazrec kabileleri dagılmıs, kabilenin önde gelenleri öldürülmüs veya yaralanmıstı. Adeta Medine’nin bir reise ihtiyacı vardı.

Medine de bunlar olurken Mekke’de de Muhammed son derece zor durumdaydı. Mekke’lilerin kendisine karşı boykotu sürüyordu. Hamidullah bu zamanı şöyle anlatır : “Yesrib’de iki Arap kabile arasında çıkan amansız kavgada Evs kabilesinden birkaç kisi Hazrec kabilesine karsı kendileriyle ittifak kurması için Mekke’ye geldiler. Bu olay Mekke müsriklerinin Hz. Peygamber’e uyguladıgı boykot dönemine rastlamaktadır. Mekke esrafı Evsliler ile askerî bir anlasma yapmaya yanasmadı. Hz. Peygamber, bu heyetle görüserek İslâm’ı kabul edip kendisini himaye etmesini istediyse de onlar buna yanasmadılar." (Hamidullah,İslâm Peygamberi, I, 163)

Hamidullah’ın anlattıgına göre Muhammed himaye istiyor ve kabul görmüyor.Evs ‘liler de İslamiyeti ciddiye almıyorlar, çünkü o sırada can derdindedirler ve hayal peşinde koşacak halleri yoktur. İşin ilginç tarafı Muhammed’in akrabaları Evs degil Hazreç kabilesindendirler, Muhammed’in anne tarafı Hazreç kabilesindendir. Bunu bilmesine ragmen Muhammed akrabası oldugu kabileye düşman olan kabileden yardım istemektedir. Bu onun ne kadar zor durumda oldugunu gösterir. Gene Hamidullah’tan devam edelim :

“Bu arada Buâs savası çıktı. Bu savasta Evsliler Hazrecliler’i yendi. Hz. Peygamber hac mevsiminde Yesrib’den Mekke’ye gelen farklı farklı gruplarla görüstü. On altıncı görüsmesinde nihayet altı kisilik bir heyet Müslüman oldu. Bu grup Hazrec kabilesine mensuptu .” ( age sf 165 )

Dikkat edilirse Muhammed tek çareyi kendi akrabalarında buluyor ve tam 16 kez görüşme yapıyor. Sonunda onları ikna etmeyi başarıyor. Bu kişiler şunlardır. Es'ad b. Zurâre, Avf b. Hâris, Râfi' b. Mâlik, Ukbe b. Âmir, Kutba b. Âmiriab. Bunlardan ilk ikisi Neccaroğullarına mensup idi. Bu kişiler Muhammed ile yaptıkları 16 pazarlık sonucunda İslamiyeti kabul etmişlerdi. Ancak neler konuşuldugu ne gibi anlaşmalar yapıldıgı konusunda elimizde bilgi mevcut degil.

Burada sorulması gereken soru bu altı kişinin Muhammed ile anlaşma yapmak ne fayda ummakta olduklarıdır. Öncelikle 16 kez de olsa akraba ve soy baglarının rol oynadıgını söylemek yanlış olmayacaktır. İkinci olarak Arap aşiretlerinin Medine’de Yahudi aşiretleri karşısında güçsüz kalmaları oldugu söylenebilir. Yıllarca süren kabile savaşları Arap aşiretlerini bölerek güçsüz bırakmış ve bu da Yahudilere yaramıştı. Yahudi olabilmek de onlar açısından mümkün degildi, çünkü Yahudi olunmaz, Yahudi dogulurdu. O zamanki birlik anlayışı, ya da birleştirici etken ise yalnızca din ile saglanmaktaydı. İdeolojik birligi din saglayabiliyordu. Hazreçliler gerek tüm Arap yarımadasındaki peygamber beklentisinden gerekse de Yahudilerin peygamberlik telkinlerinden buna zaten hazırlıklıydılar.

İlk islamı kabul edenlerden Es'ad b. Zürâre nin de etkisi oldugunu söyleyebiliriz.Bu konuda İslam kaynaklarında şu bilgiler verilir :”Medineli Araplar iç-içe yaşadıkları yahudilerden dolayı vahiy peygamberlik gibi konular hakkında az çok bilgi sahibiydiler. Yahudilerin yakın bir zamanda bir peygamber geleceği konusundaki beklentilerini de biliyorlardı. Çünkü yahudiler sık sık, "Bir peygamber gönderilmek üzeredir. Onun geleceği zamanın gölgesi düştü. O peygamber gelince biz ona tâbi olacağız. Onunla birlik olup Âd ve İrem kavminin öldürüldükleri gibi biz de sizi öldüreceğiz" diyerek Arapları tehdit ediyorlardı. Bu nedenle Es'ad b. Zürâre müslüman olmadan önce yeni bir peygamber için hazırlıklıydı. Ayrıca Es'ad az sayıda da olsa varlığını sürdüren Haniflerdendi. İbn Sa'd'ın bildirdiğine göre Allah'ın bir olduğunu söyler, dostlarından Ebu'l-Heysem Mâlik b. Teyyehân ile tevhid inancı hakkında konuşur, tartışırlardı (İbn Sa'd, Tabakât, l, 218; lll, 448).

Medine’ye İslamı kabul etmiş olarak dönen bu kişiler burada İslamiyet propogandası yapmaya başladılar ve ertesi sene hac mevsiminde 12 kişi olarak Muhammed ile buluştular. Buluşma Akabe denilen yerde oldugu için buna Birinci Akabe Beyatı denir. Bu birinci Akabe Bey'atına katılan oniki kişiden altısı bir önceki yıl iman eden kimselerdi. Diğer altısı ise Muaz b. Hâris, Zekvân b. Kays, Ubâde b. es-Sâmit, Yezid b. Sa'lebe, Abbâs b. Ubâde ve Ebu'l-Heysem Mâlik b. Teyyihan idiler.

Birinci Akabe Beyatına kaynaklar şu şekilde yer verir : “ Biz kavmimizi hem birbirlerine karşı hem de kavmimizden olmayan bir kavme (yahudilere) karşı aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu halde geride bırakmış bulunuyoruz. Umulur ki Allah onları da senin sayende bir araya toplar" diyerek belirttiler. Peygamber ile bir yıl sonra yeniden buluşmak ve bu süre içinde İslâm'ı Medine'de yaymaya çalışma sözü vererek ayrıldılar. Ayrılırken Muhammed yanlarına Mus'ab b. Umeyr'i de kattı. Böylece Mu’sab Medine’lilere Kuranı ögretecekti. Mus'ab b. Umeyr'in gayret ve etkisiyle Medine‘nin ileri gelenlerinden Sa'd b. Muaz ve Useyd b. Hudayr müslüman oldular. Bu iki büyük reisin İslâm'a girmesiyle İslâm, Medine'de bir hayli kabul gördü.

Demek ki birinci beyatın temeli bir devlet kurmak idi. Birinci Akabe Bey'atından bir yıl sonra Medineliler yeniden hac için Mekke'ye geldiler. İçlerinde ikisi kadın yetmiş beş müslüman vardı. Muhammed’in bu defa onlarla ilgi kurması İslâm'ın tebliğinden ibaret değildi. Çok önemli kararlar arifesindeydiler. Buluşma yeri yine Akabe mevkii oldu. Buluşma gizli yapılacak ve hiç kimseye haber sızdırılmayacaktı. Gece yarısına doğru, Medineliler, gayet tedbirli hareket ederek kararlaştırılan yerde toplandılar. Muhammed de amcası Abbas ile birlikte toplantıya geldi. Abbas bu sırada hala daha Müslüman olmamıştır. Toplantıda ilk sözü Abbas alır ve İslami kaynaklara göre şöyle der :

“Ey Hazrecliler, Muhammed'in aramızdaki mevkii bildiğiniz gibidir. Biz, onu düşmanlarından koruduk ve koruyacağız. Kendisi burada, ailesinin yanında, nezdimizde izzet ve ikrâm içindedir. Fakat sizinle bir andlaşma yapmak ve size katılmak istiyor. Ona verdiğiniz sözü tutmak, kendisine muhalefet edenlere karşı gelmek hususunda azminiz kuvvetli ve sağlam ise buna bir diyecek yoktur. Fakat onu ele verecek, yanınıza geldikten sonra yalnız başına bırakacaksanız, bunu şimdiden söyleyiniz ve onu kendi haline bırakınız.”

Abbas’ın bu sözleri Muhammed’in daha sonra Hz. Sıfatı ile anılacak ve sahabelerden sayılacak amcasını bile ikna edemedigini ve yaşamını kabilesinin soy yasasına uygun olarak sürdürebildigini bize çok net olarak göstermektedir. Medineliler Abbas’a Muhammed’i koruyacaklarına dir söz verirler. Gene İslami kaynaklara göre Medineliler de bu koruma karşılıgında Muhammed’e ne verecegini sorarlar. O da cenneti vaat ettigini söyler. Burada cennet iki anlamı ile ele alınmalıdır. Bu dünyada ganimet ve para, öbür dünyada da mutluluk. İkinci Akabe Beyatı ile tarihteki ilk İslam Devleti’nin temelleri atılmış olur.

Bu beyatı takiben Hicret kararı alınır. İlk olarak Cahşoğulları hicret ettiler, bunları takiben Ömer bir grup sahabe ile birlikte hicret eder. Son olarak da Hamza diger Müslümanlarla birlikte hicrete katılır. En son ayrılanlar Muhammed ve Ebubekir birlikte Medine’ye giderler.

Ancak Medine’lilerin tamamının Muhammed’i sıcak karşıladıgı söylenemez. Bunlardan Medine’de Hazreç kabilesinin en etkin reislerinden ve Medine’deki Araplar’ın lideri konumunda görülen Abdullah b. Übey b. Selûl ‘un Muhammed’e davranışını Hamidullah şöyle anlatır : “Hz. Peygamber, Yesrib’e ilk geldiginde Abdullah b. Übey b. Selûl’ün evinin önünden geçiyordu. Abdullah b. Übey b. Selûl’ün evi, Benû Neccâr ile Benû Sâide kabilelerinin evlerinin arasındaydı. Hz. Peygamber, Abdullah b. Übey b. Selûl’ün kapısının önüne geldiginde onun evine girip oturmak istedi. Abdullah b. Übey b. Selûl’den davet edilmeyi bekledi. Abdullah b. Übey b. Selûl evinin önüne kurulmus, bacagını bacagının üzerine atmıs ve omuzuna sal giymis vaziyette oturuyordu. Hz. peygamber’in oturma istegini reddederek ona: “Git o seni davet edenlerin evinde kal.” dedi. (Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 192

Siyasi bir kişilik olarak Muhammed devletini kurabilmek için ona inansın ya da inanmasın kabile liderlerine her türlü tavizi vermiş ve genellikle de ganimet silahını iyi kullanmıştır. Bu açıdan Abdullah b. Übey b. Selûl’e davranışları çok önemlidir. Abdullah b. Übey b. Selûl’ün liderlik durumuna su hadise de ısık tutmaktadır. “Hz. Peygamber, hicretin ilk günlerinde evinde hasta yatan Sa'd b. Ubâde’nin ziyaretine gitti. Yolda Abdullah b. Übey b. Selûl’le karsılastı. Onu ve beraberindekileri İslâm’a davet etti. Abdullah b. Übey b. Selûl, Hz. Peygamber’e tebligini kendini Medine’ye davet edenlere yapmasını istedi. Hz. Peygamber de kendine söylenenleri Sa'd b. Ubâde’ye anlattı. O da: “Ya Resulullah, onun kusuruna bakma, sen bize gelmeden önce biz onu krallıga hazırlıyorduk. Onun için Yahudi sanatkârlara islemeli tacının ve giysisinin boncuklarını dizdiriyorduk. Bundan dolayı senin, onun krallıgına gölge düsürdügüne inanıyor. Tepkisi de bu yüzdendir. Lütfen onun kusurunu mazur gör.” dedi (İbn Hisam, Sîret, II, 304)

Nitekim Selül bu tavrına ragmen Bedir savaşından sonra Müslümanların gücünü görür ve Müslüman olur. Ancak hiçbir zaman kalben Müslüman olmaz ve aslında müşrik olarak nitelendirilenlerin başında yer alır. Buna ragmen Muhammed ona saygıda kusur etmez. Müslüman olduktan sonra Mescit’te onun makamına hürmeten ona özel bir yer ayrıldı. Her cuma günü gelir o makamda otururdu. Buna kimse itiraz etmezdi. Peygamber’in cuma günü hutbesinden sonra Abdullah b. Übey b. Selûl ayaga kalkar: “Ey insanlar, Allah’ın aranızda bulundurdugu, sizi onunla sereflendirdigi Resulünü dinleyiniz. Ona itaat ediniz.” der otururdu.

Uhud savaşına katılan İslam ordusu 1000 kişidir. Abdullah b. Übey b. Selûl bu savaşta 300 kişilik kuvveti ile yarı yolda orduyu terk eder. Ebû Âmir, yüz eli kisilik grubuyla Ebû Süfyân’ın ordusuna katılır. Muhammed’e kalan gerideki 550 kişidir. İşte bunca zamandır toplanan İslam ordusu bu kadardır ve bu savaşta yenilirler. Elbetteki 550 kişilik bir güç ile Selul ün 300 kişilik gücüne hürmet duymak zaruridir ve çıkar birligi ve ittifaklar siyaseti açısından gereklidir. Gene de bu savaş sonucunda Selül’ün mescitteki koltugunu Müslümanlar dışarı atarlar. İslamietin ilk döneminde bir egemene herkesten farklı olarak sırf gücünden dolayı bir koltuk tahsis edilmesi ise İslamiyetin esas çizgisi ve sınıfsal temelinin en büyük göstergesidir aslında.

Gene İslam birligi ve İslam inancını sorgulamak için önümüze çıkan başka bir örnek Benû Mustalık gazvesinde görülür. Benû Mustalık gazvesi için hicretin altıncı yılının saban ayında, Peygamber, yerine Zeyd b. Hârise'yi vekil bırakarak yedi yüz kisilik bir orduyla Medine’den yola çıktı. Benû Mustalık gazvesi dönüsünde Müreysî suyunun basında ordu konaklarken Muhacirler ile Ensar arasında münakasa oldu. Cahcah ile Sinan b. Veber el-Cühenî kuyudan su çekerken kovaları karıstı ve anlasmazlık çıktı. Sinan, Abdullah b. Übey b. Selûl’ün müttefiki idi. Cahcah, Sinan’a vurunca Sinan'ın yüzünden kan akmaya basladı. Bu sırada Sinan: “Yetis ey Ensar toplulugu!” diye bagırdı. Cahcah da: “Yetisin ey Muhacir toplulugu!” diye bagırdı.

Bu kadar basit bir mesele için birbirleri ile kavga eden bir topluluk için çıkar ilişkilerinden başka birleştirici bir güç söz konusu olabilir mi. Nitekim bu çatışma daha peygamber ölür ölmez tekrar su yüzüne çıkmış ve hilafet için Muhacir ile Ensar birbirine girmiştir.

Bu arada Âise’nin rivayet ettigi bir hadise yer vermek uygun olacaktır.”Allah, Buâs savasıyla peygamberine ortam hazırlamıstır. Söyle ki, Buâs’tan sonra Evs ve Hazrec kabileleri dagılmıs, kabilenin önde gelenleri öldürülmüs veya yaralanmıstı. Adeta Medine’nin bir reise ihtiyacı vardı o da Hz. Peygamber idi.” Zebidî, Tecrîd-i Sahîh, X, 6–7.

İşte sınıflar mücadelesi esnasında hiç alakası olmayan olgu ve çelişkiler umulmadık sonuçlara yol açabiliyor. İslam Devleti esas olarak Medine’deki kabileler arası çelişkilerin yol açtıgı ortamda kurulma şansını yakalayabiliyor. Her ne kadar yaradılışçılar tesadüf kelimesine son derece karşı iseler de yukarıda izah etmeye çalıştıgım sebeplerden dolayı İslamiyet’in bir rastlantı sonucu bugünkü durumuna geldigi görülüyor. Ama artık bu rastlantıyı Allah’a mı havale edersiniz yoksa sınıflar mücadelesinde mi ararsınız ona siz karar vereceksiniz.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
 
İslamiyetin Doğuşu
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Pervanlar Forum :: Araştırmalar :: Araştırmalar-
Buraya geçin: